Merhaba! Bu heyecan verici, umut dolu ve haklı öfkemizden güç alan yolculuğa başlamadan evvel Mor Çizgi’nin ortaya çıkış hikâyesinden, amacından ve podcast bölümleri ile blog yazılarından oluşan Mor Çizgi projesinde sizleri neyin beklediğinden bahsetmek istiyorum.
20 Mart 2021’de, gece yarısı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı’yla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği duyuruldu. İstanbul Sözleşmesi bir gecede feshedildi. Sahiden bir gecede mi oldu her şey?
2015 sonrasında ve OHAL koşullarında iyice kemikleşen yeni Türkiye rejimi her alanda güçlenen, şiddetle yoğurulmuş bir erkeklik performansı ve gövde gösterisi olarak kendini gösteriyor. Bu gövde gösterisinin en önemli bileşenlerinden biriyse toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanındaki müdahaleler. Bugün hayatlarımızın her detayına sızan bu rejimin temelleri daha eskiye dayanıyor.
2010 yılında, o zamanlar başbakan olan Erdoğan, kadın örgütleriyle bir toplantı sırasında “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum,” demişti. Birkaç yıl sonra, “Kadın erkek eşitliği fıtrata ters. “Kadınların ihtiyacı olan, eşitlikten ziyade eş değer olabilmektir” Daha sonra bu konudaki fikirlerini sık sık paylaştı. Anne olmayan, evine bakmayan kadın yarım kadındır, dediği bile oldu. Feminist kadınları her fırsatta kınadı. Bir tek o mu? Zamanın başbakan yardımcısı, kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak dedi. Yani kafasına esen, çoğu erkek, siyasi figür, kadının yeri, kadının görevi, kadının bedeni, kadının giydiği, yediği, içtiği hakkında fikir belirtmeyi kendinde hak gördü. Bu kulaklarımız neler duydu neler.
Fakat bu cinsiyetçilik ve eşitlik karşıtlığı lafta kalmadı. 2011’de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın yerini Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı aldı. Sağda solda mütemadiyen “En az üç çocuk” lafını duymaktan başımıza ağrılar girerken, 2012’de kürtaj cinayettir söylemini kürtaja dair yeni yasa tasarısı izledi. Kadın hareketinin güçlü tepkisiyle yasa geçmedi geçmesine fakat bugün yasal bir hak olan kürtaj devlet hastanelerinde fiilen yasak. Kürtaj fiilen yasaklandı, yapılacak çocuğun sayısı da buyuruldu. Peki bu çocukların bakımı kime kaldı? “Kreş eken huzurevi biçer” lafı hükümet politikası haline geldi, kamu kreşleri kamu bütçesine zararlı bahanesiyle tek tek kapatıldı. Diyanet ise ülkenin dört yanında 4-6 yaş arası çocuklar için anaokulları açtı. Kreşlerle de kalmadı iş,“huzurevleri” de kapandı.
Tepeden inen bu söylem ve eylemler birbirine eklendikçe özellikle kadınların ve çocukların ayağına bir pranga gibi dolandı, hala dolanıyor. Bunlar yönetici tarafından gelenler, yani tepeden inenlerdi. Fakat imam pırtlar da cemaat durur mu? Özellikle 2014’ten bu yana, kendisine “6284 mağdurları”, “mağdur babalar”, “nafaka mağdurları”, “erken evlilik mağdurları”, “İstanbul Sözleşmesi mağdurları” gibi çeşitli isimler takan erkek ağırlıklı karma gruplar, sosyal medyada mobilize olmaya başladı. Hükümete yakınlığıyla hatta hükümetin aldığı kararlarda adeta rol oynamasıyla bilinen medya organlarında, bu grup üyelerinin, doğruluğu kendinden menkul hikayelerinden başka şey görmez, okumaz olduk.
Yine 2014’te kadın örgütlerinin kısaca Boşanma Komisyonu dediği bir meclis araştırma komisyonu kuruldu.Araştırmanın yürütülüş biçimi başlı başına sorunluydu. “Erkek mağduriyeti”nden dem vuran grup üyeleri dikkatle dinlenirken, kadınların evlilik içinde, boşanma aşamasında ve sonrasında yaşadığı sorunlar tali meseleler muamelesi görmüştü. Kadın örgütlerinden temsilcilerin katılımı yok denecek kadar azdı.
Bu komisyonun 2016’ta yayımladığı rapor, AKP hükümetinin kadın ve aileye ilişkin politikalarındaki fiili programını gözler önüne seriyordu. Rapordaki önerilerden birkaçına birlikte bakalım. Rapor, çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca “sorunsuz” ve “başarılı” bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanmasını önerdi. Rapor, yasada kesin olarak yasak olmasına rağmen, boşanma davalarında ve şiddet durumunda uzlaşma ve arabuluculuk yöntemi kullanılmasını önerdi. Rapor, karakolların kapılarının mesai saatleri içerisinde şiddete maruz kalan kadınlara kapatılmasını önerdi. Rapor, kadınların nafaka hakkının evlilik süresiyle kısıtlanmasını önerdi. Rapor ilahiyatçıların aile danışmanı olarak görevlendirilmesini önerdi.
Anlayacağınız, AKP hükümetinin kurduğu araştırma komisyonu, ailenin korunması ve güçlendirilmesinin çözümünü kadın ve çocukların, bilhassa kız çocuklarının, hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmakta görüyor gibiydi. 4+4+4 eğitim sistemi çocukların erken yaşta evlendirilmesi ve çalıştırılmasının önünü açarken, bu gibi öneriler adeta erken evlendirmelerin ve boşanmaları zorlaştırarak o evliliklerden çıkamamanın yolunu hazırlıyordu.
2016’daki bu rapor hem bir skandal hem de bir dönüm noktasıydı. Nitekim, kadın haklarına yönelik tabandan ve tepeden gelen saldırılar bu noktadan sonra şiddetlendi. Nafakaya süre sınırı getirilmesi ve Medeni Kanun’da kadının aleyhine başka değişiklik talepleri; 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine dair Kanun’un kaldırılması; çocuklara yönelik cinsel istismar suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 103. Maddesi kapsamındaki çocuk cinsel istismarcılarına af getirilmesi; çocukların cinsel sömürü ve cinsel istismara karşı korunmasına ilişkin Avrupa konseyi sözleşmesi, kısaca Lanzarotte Sözleşmesi’nin feshi; kürtaj hakkı; kadın ve erkeğin fıtratı sık sık gündeme gelir oldu. İşte Mart 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nin bir gece yarısı feshedilmesine giden yolun taşları böyle döşendi. Üstelik yol burada sona ermiyor.
Bugün kadınların, çocukların ve LGBTİ’lerin kazanılmış tüm hakları tek tek hedefleniyor. Herhangi bir değişiklik veya fesih için öne sürülen gerekçelerin ardında hiçbir resmi ve bilimsel veri yok. Hatta pek çok örnekte, eldeki veriler iktidarın ve eşitlik karşıtlarının iddialarının aksini gösteriyor. Kadın katilleri Sözleşme’nin feshinden ötürü yüksek makamlara teşekkürler sunarken, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti vakaları hızla artıyor. Failleri durduracak, şiddeti ve cinayetleri önleyecek mekanizmaları ve yaptırımları tümden ortadan kaldırmak için tüm bu girişimler her geçen gün ivme kazanırken, kadın cinayetleri davalarını takip eden, şiddetle mücadele eden, sokağa çıkıp katilleri protesto eden kadınlar ve kadın örgütleri gözaltılarla, para cezalarıyla, hatta kapanma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Onur yürüyüşünün yıllardır türlü çeşit bahaneyle yasaklandığı memlekette, sözde LGBTİ dayatmasına karşı aile yürüyüşleri düzenleniyor. Televizyonda hacılar hocalar “erkek kadından üstündür” buyuruyor. 8 Mart ve 25 Kasım gece yürüyüşleri polis müdahalesi olmadan geçmiyor, ezana ıslık çalmak gibi akıl almaz ve asılsız iddialarla karalanıyor. özellikle boşanmış ya da boşanmak isteyen kadınlar başta olmak üzere erkek egemenliğine kayıtsız şartsız boyun eğmeyen kadınlar medyada adeta şeytanlaştırılıyor. Burada Uzaklaştırma ve koruma kararlarına rağmen işlenen kadın cinayetlerinin büyük çoğunluğunda faillerin kadınların boşanma kararını gerekçe diye öne sürdüğünü yeniden hatırlayalım.. Kadın haklarını savunan tüm kişi ve kurumlar ve bu zihniyetin çizdiği hayat tarzına boyun eğmeyen herkes birer suçlu haline getiriliyor, hedef gösteriliyor. Siyasilerin ve yandaş medyanın yarattığı bilgi kirliliği ve kutuplaşma herhangi bir diyalog ortamını ve uzlaşmayı imkansız hale getiriyor; eşitsizliği ve şiddeti derinleştiriyor.
Peki tüm bunlar yalnızca Türkiye’de mi yaşanıyor? İnanır mısınız, hayır. Tüm dünyada aşırı sağcı, popülist ve otoriter hükümetlerin yönetimi altında toplanan, toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı küresel bir mobilizasyon var. Polonya’da kadınlar tartışmalı kürtaj yasasıyla ve İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıyla mücadele ediyor. Macaristan’daki Orban hükümeti toplumsal cinsiyet çalışmaları bölümlerini kapatıyor, eşitliğe açıkça savaş açıyor. Tüm bu ülkelerin dinleri ve kültürleri birbirinden farklı olsa da benzer söylemlerle benzer hedeflerin peşinde koşuyorlar. Şiddetin, tahakküm ilişkilerinin, eşitsizliğin temelinde yattığını bildiğimiz toplumsal cinsiyet kavramı bu tahakküm ilişkileri ve rolleriyle uyuşmayan her tür davranış ve kimliğin simgesi haline gelmiş durumda; bu gruplar için toplumsal cinsiyet eşitliği, aile ve medeniyetin geleceğine bir tehdit. Kutsal ailenin korunması lazım çünkü güçlü aile, güçlü devlet demek. Özünde toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çocuğun cinsel istismarı ve ev içi şiddetle mücadele etmeyi amaçlayan tüm yasal haklar ve uygulamalar, eşitlik karşıtlarına göre ailenin dibine konmuş birer dinamit. Bu sözde “aileyi kurtarma girişimi”, toplumsal cinsiyet eşitliğine, kadın ve LGBTİ haklarına karşıtlıkta birleşiyor, bu yönde söylemler üretiyor, kurumsal değişiklikler yapıyor; yasal düzenlemelere ters fiili uygulamalarda bulunuyor ve tüm dünyadaki kadın ve LGBTİ mücadelesinin çabalarıyla kazanılmış haklarla açıkça savaşıyor. Daha geçenlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ailenin anayasada tanımının yapılacağını, böylece “aile kurumumuza ve insan fıtratına yönelik tehditlerin önüne bir set çekeceğimizi” duyurdu. Ah şu fıtrat yok mu, şu fıtrat… Bu “kutsal güçlü geniş” aile tahayyülünde, başlıca varlık nedeni eş, anne ve bakımveren olan kadınların kamusal alanda, iş hayatında, hatta bazı örneklerde okulda dahi yeri yok. Erkek ise erkek ayrıcalığının temel taşı olan aile reisi olarak çiziliyor. Fakat işin iç yüzü başka. Aile bahane, mutlak erkek egemenliği ve ataerkil iktidarın devamlılığı şa-ha-ne. Hükümetler için kadının her türlü emeğini son damlasına kadar sömüren bu aile modeli ataerkil iktidarlarını sürdürmelerinde kullanışlı bir araç, o yüzden erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümü için harıl harıl çalışıyorlar.
Bu hem yerel hem küresel harekete eril restorasyon da diyebiliriz; eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam yolunda uzun yıllardır verilen mücadele sonucunda elde edilen kazanımlara karşı ataerkil tepki de diyebiliriz; toplumsal cinsiyet karşıtı hareket de diyebiliriz. Adına ne dersek diyelim, hayatlarımız, haklarımız, şiddetsiz, özgürce ve insanca yaşam mücadelemiz, mutlak erkek egemenliğini tesis etmek isteyen hükümetler ve grupların saldırısı altında.
Fakat Türkiye ve dünyanın yakın tarihinin, özellikle kadın ve LGBTİ hareketlerinin bize gösterdiği bir şey var: Baskının olduğu yerde direniş vardır. Tüm bunlar yaşanırken Arjantin’den İran’a, Polonya’dan Türkiye’ye, dünyanın dört bir yanında, nöbetler, savunmalar, başkaldırılar ve mücadeleler bir an olsun dinmiyor. Kadın ve LGBTİ hakları savunucuları çoğu zaman canları pahasına yılmadan direniyor, sosyal medyada ve gerçek hayatta birbirilerini buluyor ve destekliyor. Yani bu anti-feminist ve toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı, doğum yanlısı ve aileci hareketin küresel bir yanı varsa, bu hareketin karşısında güçlü bir küresel direniş de var.
İşte Mor Çizgi bu direniş ruhundan ilhamla yola çıktı. Çünkü hayatlarımız, özgürlüğümüz, şiddetsiz ve eşit bir yaşam bizim mor çizgimiz! Bu mor çizgiyle biz tüm haklı taleplerimizin ve mücadelemizin altını çiziyoruz. Bu mor çizgiyle biz haklarımıza, bedenlerimize, yaşam tarzımıza, varoluşumuza yönelik her türlü saldırı ve baskının üstünü çiziyoruz. Yeri geliyor, bu mor çizgi bir konuşma çizgisine dönüşüyor; diyalog kuruyor, birbirimizi dinliyor, birbirimizden öğreniyor, ortak deneyimlerimizden güç alarak büyüyoruz.
Haklı öfkemizin, yitirdiklerimize tuttuğumuz, sonu gelmez yasımızın, yorgun düşsek yanımızdakine yaslanabildiğimiz, birimizin bıraktığı yerden diğerinin devraldığı, uzun geçmişi umut, cesaret, yas, yeri geldi mi müzik ve dans dolu mücadelemizin bir eseri Mor Çizgi. Neticede bizim de inadımız inat, süpürgemiz iki kanat; haklarımızdan, hayatlarımızdan ve eşitlikten vazgeçmeye niyetimiz yok. Patriarka çok isterse bunları ağlayarak günlüğüne yazabilir.
Mor Çizgi, SIDA’nın desteklediği Countering Backlash Programı’ndan aldığı araştırma bursu sayesinde sizlerle buluşuyor. Projenin temel amacı, Türkiye’de özellikle 2016’dan bu yana şahit olduğumuz ve mücadele ettiğimiz, toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı hem tepeden inen hem de tabandan yükselen ataerkil tepki ve saldırıların yanı sıra kadın hakları örgütlerinin ve insan hakları aktivistlerinin bu saldırılara karşı geliştirdiği direniş stratejilerini araştırmak ve sizlerle paylaşmak. Bu araştırma ve sonuçlarına hem internet sitesindeki blog yazılarından hem de podcast bölümlerinden ulaşacaksınız.
Mor Çizgi’nin iki haftada bir yayınlanacak her bölümünde, Türkiye’de kadınların eşitlik, hak ve özgürlük mücadelesine katkıda bulunmuş değerli konuklarla, bu küresel toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları karşıtı hareketin bileşenlerini, hayatlarımızdaki yansımalarını, mücadelemizi ve hak arayışımızı büyütmenin stratejilerini ve yollarını konuşacağız. Türkiye’deki hareketin dünyadaki emsalleriyle benzerliklerini ve farklılıklarını inceleyeceğiz. Şiddetle yoğrulmuş bu eril gövde gösterisinin sürekli sahnelendiği; yoksulluğun ve yolsuzluğun kol gezdiği; geçmişten, şu andan ve gelecekten, sokakta bir yaşına yürümekten korkar olduğumuz, okul çocuklarının açlıktan ağladığı Yeni Türkiye’den manzaralara bakacağız. Erkek mağduriyeti, kutsal aile, kadın ve erkeğin yeri ve rolünü diline dolamış, erkek üstünlükçü gruplara karşılık kadınların mücadelesini, stratejilerini, imkanları ve imkansızlıkları tartışacağız. İster bir başımıza ister topluca, biz ne yapabiliriz, mücadeleyi nasıl büyütebiliriz, nasıl katkı sunarız, bunu mutlaka soracak ve cevaplar arayacağız.
