İki yıldan uzun süre yoksulluk nafakası üstüne sosyolojik bir perspektiften saha çalışması yürüttüm.[1] Otuzu aşkın görüşmeci arasında boşanma avukatları, kadın örgütlerinden üyeler, feminist avukatlar, hak savunucuları, hukuk alanında akademisyenler vardı. Fakat çalışmanın odak noktasını nafakaya süre sınırı getirilmesini isteyen gruplarda aktif erkekler ve kadınlar ile boşanmış kadınlar oluşturuyordu. Bana vaktini ayırıp uzun uzun sohbet eden erkek ve kadınların hikâyelerinden, yoksulluk nafakası üstüne hem Türkiye’de hem başka ülkelerde yapılmış sınırlı sayıdaki araştırmadan hareketle son günlerde yine gündem edilen yoksulluk nafakası meselesini bu yazıda birkaç önemli açıdan tartışacağım.

Bu yazı iki kısımdan oluşacak bu serinin ilk yazısı. Özellikle üstünde durmak istediğim üç mesele var: Yoksulluk nafakası ile kadının bedeni ve emeği arasındaki ilişki; devlet, erkek ve kadınlar için “aile” ne demek ve bu tartışmalarda tarafların aile kurumuna yaklaşımı bize ne anlatıyor; son olarak da “devlet destekli nafaka modeli” neden güven vermiyor?

Nafaka Neden Bir Yoksulluk Meselesidir?

Görüşmemiz sırasında bir feminist avukat şöyle ifade etmişti: “Nafakayı sadece nafaka olarak ele almak körün fili tarifi gibi. Nafaka erkek egemenliği sorununun bir parçası.” Yani yoksulluk nafakası, boşandıktan sonra bir tarafın diğerine ödediği bir miktar paradan çok daha fazlası. Medeni Kanun’un 175. maddesi “Erkek kadına nafaka öder” demiyor, “Yoksulluğa düşen taraf nafaka almaya hak kazanır” diyor. Kadınlar sırf kadın oldukları için değil, boşanma sonrası ezici çoğunlukla yoksulluğa düşen taraf oldukları için nafaka almaya hak kazanıyorlar. Fakat kadınlar tam da cinsiyetlerinden ötürü yoksulluğa düşüyor. Yoksulluk nafakası kadın ile erkek arasında doğumdan itibaren başlayan, geleneksel aile modelinin, cinsiyetçi istihdam ve refah politikalarının yeniden ürettiği, neoliberalizmin ve yükselen yeni muhafazakarlığın körüklediği eşitsizliğin bir sonucu. Bugün yoksulluk nafakası meselesi üzerine dönen ateşli tartışmalarda meselenin özünü oluşturan ama hiç işitmediğimiz en temel iki şey, kadının bedeni ve görünmez emeği. Bunu biraz açayım. Geleneksel aile modelinde kadınla erkek arasındaki evlilik sözleşmesine göre, kadın evin düzenini ve ev içindekilerin bakımını sağlarken, “aile reisi” olan erkek de eve para getirir. Toplum kadının omzuna ne pahasına olursa olsun ailesini bir arada tutma sorumluluğunu yükler. Yani kadın sürekli fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddet de görse, ayrılmak istediğinde ailelerin ve çevrenin ilk icraatı kadını “yuvasını yıkmamaya” ikna etmeye çalışmaktır. Boşanmalarda arabuluculuk meselesi, ezelden beri toplumda var olan, bir çift ayrılmak istediğinde (ekseriyetle kadın boşanma kararı alır çünkü evliliğin zararını gören ekseriyetle kadındır) “ailelerin bir araya gelip kadını ayrılmamaya ikna etmesi” geleneğinin devlet eliyle yapılması anlamına geliyor.

Görüşmelerimde boşanmış kadınların hiçbiri, çalıştıkları ve kendi paralarını kazandıkları, gerçekten sevip sevildiklerini hissetmedikleri müddetçe yeniden evlenmeyi düşünmüyordu. Boşanmış erkeklerin ise istisnasız hepsi yeniden evlenmek istiyor, yoksulluk nafakasının, mal paylaşımının, tazminatın buna mani olduğunu iddia ediyordu. Peki, neden böyle? Neden erkekler ikinci, üçüncü kez evliliğe bu kadar hevesliyken kadınlar bu kadar gönülsüz? Aslında hemen her kadının cevabını bildiği bir soru bu. “Aile reisi” olmak bir erkeğe toplumda ayrıcalıklı bir konum sağlıyor. Daha yüksek maaş alabiliyor, daha kolay iş bulabiliyor, daha güvenilir görülüyor, terfi alması daha kolay oluyor. Üstelik ev içerisinde de sürekli hizmetini gören, kıyafetlerini yıkayıp ütüleyen, önüne sıcak yemeğini koyan, soyunun devamlılığını sağlayan bir kadın oluyor. Diyebiliriz ki evlilik bir erkek için yalnızca boşanma sırasında “olumsuzluklar” taşıyor ve bunda 2002’de kadın hareketinin muazzam çabalarıyla Medeni Kanun’a getirilen eşitlik ilkesinin payı büyük, o yüzden bugün esasında Medeni Kanun bir bütün olarak saldırıların hedefi halinde.

Bu aile modelinden fayda sağlayan bir diğer taraf da elbette devlet; kadının (dışarıda çalışıyor bile olsa) evde erkeğin ve çocukların bakım ve hizmetini görmeye devam ettiği, şiddet görse dahi terk edemediği aile modeli devleti pek çok masraftan kurtarıyor. Sosyal refah ailenin, yani kadınların omzuna yükleniyor; mesela yaşlı, çocuk, engelli bakımı ailenin, yani kadının, görevi haline geliyor. İktidara geldiği günden bu yana kadınların öncelikli rolünü “anne, eş, bakımveren” olarak vurgulayan, çalışan, çocuk sahibi olmayan, evlenmeyen, boşanmış kadınları devamlı kınayan AKP hükümeti için geleneksel ailenin ayrıca bir önemi var. 80’lerden bu yana izlenen neoliberal politikalar sonucunda devlet pek çok refah hizmetinden yavaş yavaş çekildi, AKP döneminde bu süreç hızlandı. Ücretsiz kreşler, bakımevleri kapatıldı, “Eve Dönüş Proje”si ve benzeri projeler hayata geçirildi, sağlık hizmetleri, eğitim, sosyal güvence gibi pek çok alan neoliberalizmle aşındı. Devlet kendi varlığını meşru kılabilmek için milliyetçilik, din, kültür, gelenek gibi meselelerde sürekli söz söyler hale geldi.

Aile, AKP için kullanışlı bir araç, tam da bu yüzden iktidara geldiği günden bu yana “güçlü aile, güçlü devlet” söylemini benimsiyor. 2016’dan bu yana kadınların kazanılmış haklarına yönelik sistemli saldırıda esas şahit olduğumuz şey AKP’nin tam erkek egemenliğini hakkı gören erkeklerle yaptığı kirli işbirliği. En başından bu yana kadınlar üstündeki erkek egemenliğini teşvik eden, kadın-erkek eşitliğini “fıtrata ters” gören söylemleri takip eden somut adımların bir kısmına, bir eril restorasyona şahitlik ediyoruz. Milletin görüşlerine değer verdiği iddiasındaki AKP çoğunluğun isteğine göre hareket etmiyor, kadın hakları ve eşitlik karşıtı, çoğunluğu erkeklerden oluşan grupların taleplerine göre hareket ediyor. Halkın isteğine kulak verse İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmezdi. Metropoll’ün anketine göre halkın yüzde 52,3’ü Sözleşme’den çekilmeye karşıyken yalnızca yüzde 26,7’si çekilme yanlısıydı. 2016 öncesinde yapılan TBMM araştırmaları nafakayla ilgili en büyük sorunu düşük nafaka miktarları ve nafakaların ödenmemesi olarak tespit ederken, nafaka tartışmaları 2016’da başladığından bu yana bu konuda hiçbir araştırma yürütülmedi. 2016 öncesi için veri yoktuysa da 2016 sonrası için veri toplamaya yönelik ne Adalet Bakanlığı ne de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bir adım attı.

Devletin Yanaşmadığı Fakat Kadınların Topladığı Veriler Bize Ne Gösteriyor?

Ankara Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019’daki “Yoksulluk Nafakası Araştırması”na göre, hükmedilen nafakanın yüzde 66,4’ü 0-500 TL arasında. Ortalama nafaka miktarı 370 TL. Bu nafakaların yalnızca yüzde 20,7’si ödeniyor. Benim yürüttüğüm küçük çaplı araştırma da bu veriyi destekliyor. Hükmedilen nafakaların yüzde 65’i 0-500 TL arasında ve ortalama 230 TL. Bir anlaşmalı boşanma dışında 250 TL’nin üstünde iştirak nafakası yoktu. Konuştuğum 10 kadından birisine 150 TL yoksulluk nafakası hükmedilmişti. Dokuz kadından 6’sının boşandığında bir işi vardı, yalnızca dördünün maaşı asgari ücretin üstündeydi. Sekizi 1 çocukla, ikisi 2 çocukla boşanan kadınların hepsine velayet verilmiş, yalnızca 4’üne iştirak nafakası hükmedilmişti. Mahkemenin hükmettiği iştirak nafakası ortalaması 200 TL’ydi. Kadınların hiçbiri iştirak nafakasını tahsil edememişti. Ufak çaplıdan TBMM’ninkiler gibi büyük çaplı araştırmalara kadar, ayrı ayrı araştırmalar nafakayla ilgili esas sorunun düşük nafaka miktarları ve tahsil edilememesi olduğunu gösterirken AKP’nin yoksulluk nafakasını süre sınırına bağlaması, miktar üzerinde olmadık hesaplamalara girişmesi, tıpkı kadın-erkek eşitsizliği şiddete, kadın cinayetlerine, kadınların yoksullaşmasına, ezilmesine neden olurken toplumsal cinsiyet eşitliği için detaylı politika ve yöntemler haritası sunan İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırma kararı alması gibi, azınlığa ve kendi çıkarlarına hizmet eden bir adım.

Nafaka Kâğıt Üstünde Cinsiyetsizken Neden Gerçek Hayatta Bir “Kadın Hakkı”?

Nafakanın mantığı tam da burada yatıyor işte: Bir erkek evliliğin nimetlerinden faydalanarak hem bakımını gördürür hem toplum içinde saygınlığını artırırken bir kadın çalışıyor olsa dahi ev içi emek ve bakıma daima daha fazla vakit ayırdığı için çalışma hayatında ilerleyemiyor, çalışmıyorsa da paranın kontrolünün tamamen erkekte olduğu, şiddet görse dahi ekonomik özgürlüğü olmadığı, ailesinden ve toplumdan destek göremediği için evliliği terk edemiyor. Nafaka maddesi cinsiyetsiz olmasına rağmen bugün bir “kadın hakkı” olmasının nedeni tam da bu eşitsizlik. Üstüne üstlük işsiz de olsa çoğu davada çocuğun velayeti kadına veriliyor (görüştüğüm kadınların çoğu da bunu tercih ediyordu), yani bu yoksulluk sadece kadının değil, çocuğun da yoksulluğu. Yeri gelmişken belirteyim: Nafaka dendiğinde artık yalnızca yoksulluğa düşen eşe (Türkiye koşullarında ekseriyetle kadına) ödenen yoksulluk nafakasının kastedilmediğini, çiftin ortak çocuklarına ödenen iştirak nafakasının da arada kaynadığını pek çok örnekte daha sık görüyoruz. İnsanın çocuğunun masraflarının binde birini bile karşılamayacak bir miktarı ödemekten geri durmasının toplumda ayıplanmasından ötürü sıklıkla “ortak velayet” gibi kılıflar ardında talep ediliyor. Bir kadın görüşmeci çoğu erkeğin çocuğunun masraflarına kendisini ortak görmemesini şöyle anlatmıştı: “Erkek kadından boşandığı zaman çocuğundan da boşanıyor.” Yani erkeğin çatısı altında olmayan çocuk onun gösterebildiği yegane destek biçimi olan maddi desteği pek hak etmiyor. Ortak velayet gündelik hayatta ise çocuğa kadının bakmayı sürdürmesi ama çocukla ilgili alınacak her kararda erkeğin de söz hakkının olması ve erkeğin ancak gönlü isteyince çocuğun masraflarına ortak olması anlamına geliyor. Mutlaka çocuğunun bakımıyla eşit biçimde ilgilenen, çocuğunun refahını düşünen babalar var fakat gayet iyi biliyoruz ki nüfusa oranları çok düşük ve bunu verilerle görebiliyoruz. Anne Çocuk Eğitim Vakfı AÇEV’in 2017 tarihli Türkiye’de babalık araştırmasına göre babaların yüzde 91’i 0-10 yaş arası çocuklara annelerinin bakması gerektiğini söylemiş. Olağan bir iş gününde babalar ortalama olarak işyerinde 9 saat 20 dakika, çocuklarıyla yaklaşık 2 saat 20 dakika ve arkadaşlarıyla 1 saat 20 dakika geçiriyor. Nafaka tartışmalarında meselenin yalnızca yoksulluk nafakası olmadığını, iştirak nafakasının da hedefte olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

Gelecek yazıda kadınların nafaka gerçeklerine ve deneyimlerine, ataerkil tepkinin öfkesinin yoksulluk nafakasıyla sınırlı olmadığına ve devlet destekli nafaka modeline değineceğim.


[1] Koç Üniversitesi, Karşılaştırmalı Tarih ve Toplum Çalışmaları programı dahilinde, 2021 yılında kabul edilen, “Türkiye’de Nafaka Tartışmaları: Eril Restorasyon, Erkeğin Kendini Mağdurlaştırması ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” başlıklı bir tez hazırladım, teze YÖK’ün tez merkezinden ulaşabilirsiniz.

[2] https://www.evrensel.net/yazi/90144/6-yargi-paketi-tehlikesi-nafaka-hakkina-saldirida-somut-adimlar

[3] https://www.evrensel.net/haber/452332/akpnin-nafaka-gaspinda-son-asama-devlet-destekli-nafaka-modelindeki-tehlikeler?a=b08