14 Mayıs seçimlerine günler kaldı. Ülkenin kuruluşunun 100. yıldönümüne denk gelen, 2023’ün bu en önemli seçimi, kurulan ittifakların mevcut otoriter sistem ve demokrasiyle ilişkilerine baktığımızda seçimin sonunda Türkiye’yi ya karanlık ya özgürlük bekliyor hissini güçlendiriyor. 

Siyasi partilerin kurduğu ittifaklar AKP’nin özellikle 2010 sonrasında baş gösteren ve 2015’teki OHAL dönemi sonrasında itinayla körüklediği toplumsal kutuplaşmayı gözler önüne seriyor. Var olan otoriter sistemin devamlılığını isteyenler Cumhur, parlamenter demokratik sistemi savunanlar Millet, farklı yelpazelerden de olsa sol değerleri benimseyenler Emek ve Özgürlük, aşırı sağcı ve milliyetçi, göçmen karşıtlığı ve ırkçılıkta birleşenler ise Ata ittifakında toplanıyor. Kadın, çocuk ve LGBTİ+ hakları konusunda ise vaatler kıt ve milletvekili aday listelerinde Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenleri dışında kalan partilerin kadın milletvekili adayı sayısında dikkate değer bir eşitsizlik söz konusu.

Otoriter sistemin kristalleşmiş bir halini temsil eden Cumhur İttifakı’nı oluşturan siyasi partilerin (AKP, BBP, YRP, HÜDAPAR, MHP) hem ayrı ayrı seçim beyannamelerine hem de ortak protokolüne baktığımızda demokrasi karşıtlığı, eşitlik ve adalet karşıtlığı, laiklik karşıtlığı, kadın, çocuk ve LGBTİ+ düşmanlığı üzerinde bir uzlaşma olduğunu görüyoruz. Manzara gösteriyor ki tek adam rejimine tam sadakatte ve siyasal İslam’da ortaklaşmanın yanı sıra kadın ve LGBTİ+’ların varlığı ve haklarının yok sayılıp ortadan kaldırılması bu partileri bir arada tutan tutkal görevi görüyor. Hedeflerinde ise kadınların ve çocukların yoksulluk nafakası ve Medeni Kanun, 6284 no.lu Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, her fırsatta “sapkın” ve “aile kurumuna bir tehdit” olarak mimledikleri LGBTİ+lar, çocuk yaşta evlendirmelerin önünü açma ve kadın örgütlerinin yıllardır verdikleri mücadeleyle korumayı sürdürdüğü daha pek çok hak ve özgürlük bulunuyor. Bu yazıda Cumhur İttifakı’nın AKP’nin 2016 sonrasında kadınların kazanılmış haklarını ortadan kaldırmayı gündem edinmiş cinsiyet politikasının bir uzantısı olarak erkek egemenliğini mutlaklaştırmaya hizmet eden vaatlerini üç ana başlıkta inceleyecek; kadın, çocuk ve LGBTİ+lara “müjdelediği” karanlığı tartışacağım. 

Kutsal Aile, Medeni Kanun, Yoksulluk Nafakası

2016’daki Boşanma Komisyonu raporu Türkiye’de kadın ve çocuk haklarının gidişatı bakımından kritik bir öneme sahipti. Feminist avukat Hülya Gülbahar’ın tespitiyle, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda fiilen bir hükümet programı niteliği taşıyan rapor, hükümetin boşanmaların artışına dair kaygısını gözler önüne sererken, dinin aile politikasına hakimiyetini artıran, yoksulluk ve iştirak nafakası başta olmak üzere Medeni Kanun’da kadınların sahip olduğu hakları ortadan kaldıran, kadın ve çocuğu şiddete daha fazla maruz bırakma riski taşıyan ve bu şiddetten kurtulmasını imkânsız hale getiren öneriler içeriyordu. Kadınlar ise AKP’nin iktidara geldiği ilk günden bu yana, özgür birer birey olarak değil, “fıtrat gereği” ailenin bir parçası olarak düşünülüyor ve yansıtılıyor, bu çerçevenin dışında kalan kadınlar, “Anne olmayan, evine bakmayan kadın eksik ve yarım kadındır” gibi laflarla politik söylemde sık sık kınanıyordu. 

Mor Çizgi Blog’da daha önce tartıştığım üzere, yoksulluk nafakası, 2016’dan bu yana ivme kazanan toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları karşıtı erkek yoğunluklu hareketin başlıca gündem maddesini oluşturuyor. Daha yakından baktığımızda ise bu grupların yalnız yoksulluk nafakasına değil, kadınların boşanma, velayet, edinilmiş malların ortak bölüşümü, iştirak ve tedbir nafakalarına, kısacası Medeni Kanun’un özünü oluşturan eşitlik ilkesine karşı olduklarını görüyoruz. 2018’deki Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nin ardından Erdoğan’ın açıkladığı “100 Günlük İcraat Programı”na girdiğinden bu yana ilgili bakanlar yoksulluk nafakasına ilişkin yasa maddelerinde değişikliğe gidileceğine dair sık sık açıklamalarda bulundu. Hükümetin bu yöndeki girişimleri ise kadın hareketinin insanüstü çabalarıyla şimdilik sonuçsuz kaldı.

İşte Cumhur İttifakı’nın bünyesindeki partilerin hem ayrı ayrı parti beyannamelerinde hem de ortak protokolde “aile” başlığı altında, sözde “aile bütünlüğünün korunması” kaygısıyla yer verdiği vaatlerden biri de “süresiz nafakadan doğan mağduriyetlerin giderilmesi”. Tercih edilen terminoloji, yani yasal adı “yoksulluk nafakası” iken nafaka karşıtlarının benimsediği “süresiz nafaka” teriminin kullanılması, iktidarın ve destekçilerinin kadın hakları konusunda durduğu yerin bariz bir göstergesi. Haliyle yeni dönemde iktidarını sürdürürse AKP’nin kimin dilini ve isteklerini önceleyip kimi yok sayacağını, sözde aile bütünlüğü için kurban etmeye hazır olduğu kadın ve çocukların maddi ve manevi ihtiyaçlarının, hak ve özgürlüklüklerinin ise gündeminde olmadığını açıkça görebiliyoruz. 

Yeniden Refah Partisi’nin milletvekili adaylarının fotoğraflarının bulunduğu seçim aracında iki erkek adayın fotoğrafı varken kadın milletvekili adayı bir karaltı olarak karşımıza çıkmıştı. Parti önce “Adayımız öyle istediği için” diye açıklama yaptı, daha sonra bu aracın giydirmesini yapan firmanın kabahati olduğunu söyledi. Öyle veya böyle, geriye Cumhur İttifakı’nın vaat ettiği gelecekte kadının durumunu açıkça gösteren bir görsel kaldı bize: Yalnızca bir gölge.

Mesele yoksulluk nafakasıyla sınırlı da değil. Cumhur İttifakı’nın iki bileşeni, müslüman feminist Konca Kuriş’in[1] katili Hizbullah’la ilişkilendirilen HÜDAPAR ve geçenlerde genel başkanı zinanın yeniden suç sayılacağını ifade eden Yeniden Refah Partisi ise Medeni Kanun’a tümden karşı. Bununla da kalmıyor, Berrin Sönmez’in Gazete Duvar’daki yazısında ifade ettiği üzere, bu iki partinin içerisinde kadınlarda 18 yaş altı evliliği yasaklayan yasalara tepkiler söz konusu ve “kız çocuklarının evlilik yaşını 12’nin de altına 6 ila 9 yaşlara indirilebileceğini söyleyenler veya bu taleplere itiraz etmeyenler var.” Bu tutumları, yaşanmış ve yaşanmakta olan örneklerle birlikte düşünmek gerekiyor. Ocak 2023’te Timur Soykan’ın haberiyle ortaya çıkan, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridi Kadir İstekli’yle evlendirmesi örneği gibi.

 

İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel (sağda) ve 29 yaşındayken Gümüşel’in 6 yaşındaki kızıyla evlenen Kadir İstekli (solda).

Görünen o ki, cemaatler, tarikatlar ve her kesimden kadın düşmanını bir araya getiren Cumhur İttifakı partileri beyannamelerinde ve ortak protokolde, kadın ve çocuklara dini ve milli değerler kisvesi altında, şiddet ve istismarın kol gezdiği ve kurtuluşun mümkün olmadığı bir aile hayali vaat ediyorlar. Tahayyül ettikleri bu ailede, kadın ve çocuklar eşit birer üye değil de erkeğin toplumdaki ayrıcalıklı konumunu sürdürmesinin olmazsa olmazı “aile reisliği”nin daha geniş çapta bir mutlak erkek egemenliğiyle harmanlanarak devam ettirilmesinde birer araçtan ibaret. 

Eril İttifakın Ezelden Beri Hedefi: 6284 No.lu Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Kanunu

İstanbul Sözleşmesi’nin Mart 2021’de, Cumhurbaşkanı Kararı’yla bir gecede feshedilmesinin ardında rol oynayan aktörler arasında bulunan HÜDAPAR ve YRP’nin dahil olduğu Cumhur İttifakı, AKP’nin “Yaptıklarımız yapacaklarımızın habercisidir” diyerek kadınların yasal kazanımlarını ortadan kaldırmayı sürdüreceğinin işaretçisi gibi görünüyor. İttifak bileşenlerinin “aileyi korumak” adına “müjdelediği” vaatlerden biri de 6284 No.lu Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Kanunu’nun kaldırılması. 

Örneğin, Yasa’nın kaldırılmasını kendisine özellikle iş edinmiş olan Yeniden Refah Partisi 6284’ü “dış güçlerin ve küresel ırkçı emperyalizmin oyunlarından” biri, bir “günah”, “aile yapısının bozulması ve yuvaların yıkılması için düzenlenmiş” bir yasa olarak yaftalıyor. Oysa 6284, İstanbul Sözleşmesi’nin bir parçası ve kadın hareketinin çabaları sonucu 2012’de yürürlüğe kondu. Yasa ekonomik, fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet mağdurunun korunmasını hedeflerken, faili uzaklaştırma ve koruma kararı ile engelliyor. Beyan esası önleyici bir işleve sahip olmakla birlikte yalan beyanın ispatı halinde yalan beyanda bulunanlar için hukuki yaptırım uygulanıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının ardından hedefe konan ilk yasal kazanımlardan biri 6284’tü ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü’nün söylediğine göre, çekilme kararından sonraki özellikle ilk aylarda kolluk kuvvetleri 6284’ün de yürürlükten kalktığı yönünde davranış ve eylemler geliştirmiş, acil yardım hattını arayan kadınların sayısında ciddi bir düşüş yaşanmıştı. Kadın cinayeti raporları da bu sözleri doğruluyor: Erkekler tarafından katledilen kadınların önemli bir kısmı uzaklaştırma ve koruma kararı aldırmıştı fakat kararların takibi ve faile müdahalede kolluk kuvvetlerinin gönülsüzlüğü cinayetlerin sürmesine neden oluyordu. 

Cumhur İttifakı, şiddet faili erkeklerin evden uzaklaştırılmasını bir “mağduriyet” olarak niteliyor, “aile bütünlüğü bozulmasın” diye karşı çıktığı kadına yönelik şiddetle mücadelede etkin bir araç olan 6284 no.lu yasayı kadına ev içi şiddetin sebebi olarak gösteriyor. OECD’nin 2019 verilerine göre yüzde 38 oranla Avrupa ve OECD ülkeleri ile G20 ülkeleri arasında kadına şiddetin en yüksek olduğu ülke olan Türkiye’de, AKP’nin iktidarda kalması durumunda şiddetle mücadele konusundaki atıllık devam edecek, şiddet mağduru kadınların akıbeti şiddet faili erkeğin vicdanına bırakılacak gibi görünüyor. 

Adayından Seçmenine Şiddet, Korku, Kadın ve LGBTİ+ Düşmanlığı

Seçim kampanyası dönemi, iktidardaki AKP’nin ve seçmenlerinin başı çektiği şiddet, korku dili ve eylemlerinin gölgesinde sürüyor. Başta AKP’li siyasilerin miting meydanlarında benimsediği şiddet ve korkuyu beslemeyi hedefliyor gibi görünen tehditkâr dil ne yazık ki AKP’li siyasilerle sınırlı değil: AKP seçmeni sosyal medya mecralarında ve miting alanlarında “Vur de vuralım, öl de ölelim” gibi muhaliflere yönelik tehditkâr mesajlar paylaşıyor. Bu tehditler sözde de kalmadı; İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı Ekrem İmamoğlu’nun Erzurum’daki mitinginde hem CHP’li vekiller hem de İmamoğlu’nu desteklemek için orada bulunan halk taşlı saldırıya uğradı. Bu saldırı sonucunda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu pek çok kişi yaralandı.

Şiddet ve korku dili çirkin bir cinsiyetçilik ve LGBTİ+ düşmanlığıyla harmanlanıyor. İçişleri Bakanı ve AKP’den aday Süleyman Soylu’nun seçim çalışmasının ana konularından birini LGBTİ+ düşmanlığı oluşturuyor.  14 Mayıs seçimini bir “darbe girişimi” olarak nitelendiren Soylu, bu seçimde “Erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenip evlenmeyeceğinin kararının verileceğini” söylemiş, “LGBT+Q diyorlar ya, onun içerisinde hayvanla insanın evlenmesi de var” diyerek gerçek dışı tanımlarla seçmenini açıkça LGBTİ+ düşmanlığına yönlendirmişti

Cumhur İttifakı adaylarının karşı tarafı aşağılamak için sıkça başvurduğu cinsiyetçilik ve homofobi, seçmen tarafında da kendini gösteriyor. En son, bir grup AKP’li seçmen, partinin İstanbul Mitingi’ne, Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun vaatlerini açıkladığı videoları evinin mutfağında çekmesine ithafen “Karı gibi mutfaktan çıkmayan değil, arı gibi çalışan lider istiyoruz” yazılı bir pankartla katıldı. Kılıçdaroğlu ise bu pankarta, mutfakta çay doldurduğu bir fotoğrafla ve “Biz hayatı paylaşmaktan gurur duyarız” sözleriyle karşılık verdi.

Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu (sağda) ile Millet İttifakı’ndan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in eşi Tuncer Akşener (solda).

Küresel Karşıt Hareketin Yerel İzleri

Türkiye’nin özellikle Doğu Avrupa’da yaygın toplumsal cinsiyet karşıtı hareketle doğrudan senkronizasyonu 2019’da gerçekleşti denebilir. Fakat Türkiye, kültürel ve sosyolojik dinamikleri nedeniyle karşı hareket içerisinde farklı bir bağlama oturuyor. Alev Özkazanç’a göre, Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamında karşı hareketin ana gündemini üç temel mesele oluşturuyor: Eşcinsel evlilikler ve evlat edinmenin yasallaşmasına ilişkin tartışmalar; üreme hakları (kürtaja dair yasalar ile yeni üreme teknolojileri) ve çocuklara okullarda verilen cinsel eğitimler (LGBTİ+ temaları barındırdığı için hedefe konuyor). Fakat Türkiye’de bu üç mesele gündem maddesi olacak kadar ilerleme kaydedemedi. Dolayısıyla, Türkiye’deki cinsiyet siyasetinin ana gündemini kadına yönelik erkek şiddeti ve kadın cinayetleri oluşturuyor. Hal böyleyken, İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme kararında tanık olduğumuz keyfiyet, iktidarın meşruiyetini ve gücünü sürdürmek için çoğunluğu İslamcılardan oluşan gruplara tutunduğunun işaretçisiydi. Tam da bu keyfiyetten ötürü geri çekilme kararında toplumsal destek bulamadılar. Bu kararı meşrulaştırmak içinse hayali bir “eşcinsel sapkınlık tehdidi” propagandasına başvurdular. Eylül 2022’deki sözde LGBT dayatmasına karşı düzenlenen “Aile Yürüyüşü”nde başı çeken dinci gruplara baktığımızda bu propagandanın istenen ölçüde kitleselleşemediğini, küçük ve radikal bir çekirdekle sınırlı kaldığını gördük.

Fakat AKP, siyasi iktidarının bekasıyla ilgili kaygılarının yön verdiği bir cinsiyet politikasını vites artırarak sürdürdü. Ekim 2022’de sunduğu anayasa değişikliği teklifi, ailenin tanımını değiştirerek, “Aile kadın, erkek ve çocuklardan oluşur” ibaresini eklemeyi öngörüyordu. Bu hükümle, “LGBTİ+ ve benzeri hareketin önüne geçilmesi” hedefleniyordu. 8 Mart ve 25 Kasımlardaki feminist gece yürüyüşlerinin yasaklanması ve kadınların sokağa çıkması halinde polis şiddetine maruz kalması da düşünülünce kadın hakları savunucuları ve LGBTİ+lar uzun zamandır doğrudan devlet güvenliğine tehdit olarak gösteriliyor.

Toplumda toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın, çocuk ve LGBTİ+ hakları alanında gördüğümüz bu derin ayrışma ve iktidarın izlediği politika, seçimden çıkacak sonucun toplumun ötekileştirilmiş tüm diğer kesimlerini de (AKP iktidarının izlediği siyasi yolda artık AKP’li olmayan herkes öteki) nasıl bir gelecek beklediğini işaret ediyor. Fakat son olarak şunu da belirtmek lazım: Partilerin seçim vaatlerine baktığımızda bir kez daha görüyoruz ki, genel kanının aksine, AKP ve Cumhur İttifakı’ndaki diğer radikal gruplar için toplumsal cinsiyet bir gündem şaşırtma aracı, tali bir mesele değil. Kadın, çocuk ve LGBTİ+ların hak ve özgürlükleri, uzun zamandır erkek egemenliğine ve mevcut iktidarın varlığını sürdürmesine bir tehdit olarak görülüyor. Elbette bunun bir nedeni var: Uzun yıllardır iktidara ve erkek egemenliğine inatla muhalefet eden grupların başında kadınlar ve LGBTİ+lar geliyor. Bizleri onların gözünde birer tehdide dönüştüren inatçı mücadelemiz ise yoluna ancak güçlenerek devam edecek. 


[1] Müslüman feminist araştırmacı yazar Konca Kuriş, 1998’de evinin önünden kaçırılmış, 2000 yılında Konya’da Hizbullah’a ait bir evin bodrumunda ölü bulunmuştu.