Cumhurbaşkanlık seçiminin geride bıraktığımız bu günlerde geleceğe dair karamsarlık yaygın görülse de direniş iradesinin giderek büyüdüğünü söylemek lazım. Seçim kampanyası boyunca, karşımıza çıkan kadın ve LGBTİ+’ların varlığına ve haklarına yönelik yoğun düşmanlık ve karşıtlık ise yeni ortaya çıkmış bir şey değil. İktidar, meşruiyetini sürdürmek için uzun zamandır birbirine benzer benzemez pek çok grupla çeşitli ittifaklar kurarak ve sözde “aileyi kurtarma” gayesiyle kadın hakları karşıtı, LGBTİ+ düşmanı, kimi yerde muhafazakâr kimi yerde dindar, aşırı sağcı, otoriter ve popülist hükümetlerin dört kolla sarıldığı “toplumsal cinsiyet karşıtı hareketi” benimsiyor. Bu yazıda toplumsal cinsiyet karşıtı hareketi ve Türkiye örneğini tartışacağız.

Mor Çizgi Podcast’e konuk ettiğim, siyaset bilimci Profesör Alev Özkazanç’tan ilhamla “toplumsal cinsiyet karşıtı hareket”ten kısaca “karşı hareket” olarak bahsedebiliriz. Bunun nedeni bu reaksiyoner hareketin feminizme ve LGBTİ+ hak arayışına karşı gelmek için örgütlenmiş olması. En yoğunlaştıkları konular arasında da toplumsal cinsiyet çatısı altında toplanan bir dizi kazanılmış hak var. Evlilik eşitliği, evlat edinme gibi LGBTİ+ haklarını özel olarak gündeme alıyorlar. Okullarda çocuklara verilen cinsel eğitimde LGBTİ+ temalarından bahsedilmesine de karşılar. Öte yandan kürtaj karşıtlığı da bu hareketin temel meselelerinden. 

Tek tek bu kazanılmış veya uğruna mücadele edilen haklara karşı gelse de bu hareket aslında, isminin de önerdiği gibi, toplumsal cinsiyet kavramının kendisiyle kavgalı. Bu kavramı “yabancı”, ülke dışındaki aktörler tarafından dayatılan, tahripkâr bir ideoloji olarak tanımlıyorlar. Örneğin hareketin Rusya’daki veya Brezilya’daki ayakları bu fikirlerin ABD’den veya Avrupa’dan ithal edildiğini ve kendi kültürel değerlerine karşı olduğunu söylerken, Birleşik Krallık’tan veya ABD’den yükselen sesler toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerinin Marksizm kökenli olduğunu, yani aslında Batı’nın fikir dünyasının dışından geldiğini iddia ediyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, hareketin aktörleri toplumsal cinsiyet kavramının AB, Soros, Microsoft gibi uluslararası kurumlar veya şirketlerden oluşan “küresel güçler” tarafından dayatılan, dışarlıklı, kendilerine empoze edilen ve milli kültürlerine yabancı olduğunu savunuyor. Dayatmanın amacı milli kültürlere saldırıp onları zayıflatmak; bunu başarmanın en doğrudan yolu da kültürün temel yapıtaşı olan aileyi çökertmek. Türkiye’den Abdurrahman Dilipak gibi sözcülerin bunu sık sık dile getirdiğini görüyoruz: Global güçler posthümanist bir “cehennem” inşa etmek istiyor. Bu gelecekte insanla hayvan veya insanla robot arasında ayrım kalmayacak, hatta bildiğimiz anlamda insan diye bir şey bile kalmayacak; insan artık cinsiyetsiz olacak. Cinsiyetsiz, robotlaşmış insanlar da küresel güçler tarafından kolayca manipüle edilebilecek ve yönetilebilecek. 

Hareketin nasıl ve neden bu fikirlerle örgütlendiğini anlayabilmek için tarihini incelemek gerek. 2010’dan beri çok hızlı bir şekilde büyüyüp kitleselleşen ve küreselleşen bu hareket aslında daha eskiye dayanıyor. Birleşmiş Milletler’in 70’lerden beri düzenlediği Dünya Kadın Konferansları’nda Vatikan temsilcilerinin 90’lardan itibaren farklı bir tutum benimsediğini görüyoruz. Birtakım Müslüman ülke temsilcilerinin de desteğiyle bir nevi dini bir blok oluşturarak konferansın sonuç bildirgelerinde toplumsal cinsiyet kavramının kullanılmasına itirazlarını ve bu kavram yerine doğrudan “kadın ve erkek” denmesini, yani bir ikilik ifadesinin kullanılmasını istediklerini belirtiyorlar. Bunun nedeni, toplumsal cinsiyet kavramını kullanmanın hem kavramsal hem tarihsel olarak LGBTİ+ haklarını da kapsadığını ve bu yönde açılımlar gerektireceğini düşünmeleri. Ancak bu dönemde yine de dört başı mamur bir hareketten bahsetmek henüz söz konusu değil. 

2010 civarına geldiğimizdeyse artık kitleselleşmiş, sokağa çıkan, düşünürleri olan, dernek ve vakıflar kuran, yani geniş bir uluslararası ağ olarak örgütlenmiş bir hareket görüyoruz. Peki bu hareketin aniden iyice gelişmesine neden olan şey neydi? İki ayrı itkiden bahsedebiliriz. Bunlardan ilki 2008 yılında başlayan global ekonomik kriz. Krizle birlikte tüm dünyada neoliberizme karşı güçlü toplumsal ayaklanmalar ortaya çıkıyor. Arap Baharı’ndan Latin Amerika’daki yerli halk direnişlerine, hatta gecikmeli olarak bile olsa Gezi hareketine dek pek çok farklı ülkede ilerici, solcu direnişler patlak veriyor. Bu kitlesel direnişler zamanla sönümlendiğindeyse neoliberalizm karşıtı hareketleri sahiplenenler, kitleleri sağda örgütlemeyi hedefleyen otoriter ve popülist yönetimler oluyor. Bu otoriter rejimler, günümüzde toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin de içinde yer aldığı daha geniş bağlamı oluşturuyor. 

Karşıt hareketin kenetlenmesine neden olan ikinci şey ise 60’lardan bu yana güçlenerek ilerleyen kadın hareketinin ulaştığı kazanımlar. Oy verme, çalışma, eşlerinden ve babalarından ekonomik bağımsızlık gibi pek çok hak kazanan kadınlara 90’larda LGBTİ+ mücadelesi eklemlenmeye başladı. Feminizmle LGBTİ+ hareketinin kesiştiği noktalardan da toplumsal cinsiyet hakları taleplerinin gelmeye başladığını görüyoruz. Küresel kadın mücadelesinin 21. yüzyılda vardığı zirvelerden biri de 45 Avrupa Konseyi üyesi ülke ve Avrupa Birliği tarafından 2011 yılında imzalanan İstanbul Sözleşmesi (tam adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”). İmzacı ülkelerin kendi egemenlik alanlarında kadınlara ve diğer cinsel azınlıklara karşı işlenen şiddet suçlarını ne kapsamda ele alacağını ayrıntılarıyla ele alan bu sözleşme, 2010’lu yılların ikinci yarısında özellikle LGBTİ+ haklarına dair referanslar nedeniyle Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde hedef tahtasına kondu. Eşcinsel evlilik gibi gündemlerin olmadığı, LGBTİ+ insanların hâlâ çok temel insan hakları konusunda mücadele vermek zorunda olduğu bir ülke olan Türkiye de bu furyaya dahil oldu ve 2021 yılında sözleşmeden ayrılma kararı aldı. 

Bu hızlı ayrılış aslında dümdüz ilerleyen bir yolun sonu değildi. Yaklaşık 20 yıldır iktidara olan AKP, bilhassa ilk on yılında iki yüzlü diyebileceğimiz bir cinsiyet politika benimsemişti. Bir yandan AB uyum süreci doğrultusunda ve kadın hareketinin kısmen desteklemesi kısmen zorlaması sayesinde toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik yasa ve reformları yürürlüğe koyarken, diğer yandan aileyi merkeze koyan, parti tabanlı ve dini değerlerden beslenen sosyal yardım politikaları uyguluyordu. Başörtüsü açılımıyla birlikte kadınlara özellikle yerel yönetimlerde yer veriyor, eşlerine iş ve çocuklarına aş verme vaatleriyle özellikle alt sınıftan, kent yoksulu kadınlara hayatlarını kolaylaştıracak adımlar attıklarını söylüyorlardı. Yazının başında bahsettiğimiz 2010 civarındaki kırılmaya paralel olarak, AKP’nin ikinci on yılının başındaysa kürtaj konusu aniden ana gündem maddelerinden biri haline geldi ve bu tarihten sonra toplumsal cinsiyet karşıtı müdahaleleri daha belirgin ve sert bir şekilde ilerledi. Erdoğan’ın açıkça kadın ve erkeğin eşit olmadığına inandığını söylemesi, sürekli “fıtrata” yapılan vurgu, parti ve hükümet kurmaylarının kadına yönelik şiddeti hafife alan ve doğrudan hakarete varan neredeyse günlük ifadelerini bunlar arasında sayabiliriz. Ancak karşıt hareketin bu dönemde Polonya’da veya Macaristan’da gördüğümüz anlamıyla var olduğunu söylemek mümkün değil.

Karşıt hareketin Türkiye’de belirginleşmesi 2019 yılını buluyor. Birkaç senedir nafaka ve velayet davaları gibi “erkek mağduriyetleri” odağında örgütlenmeye başlayan küçük gruplar, ancak Akit veya Yeni Şafak gibi yayın organlarında yer bulabiliyorlardı. Saray’la veya hükümet destekli KADEM’le örgütlenmiyor, daha sağcı, radikal ve dinci bir noktada konumlanıyorlardı. 2019 geldiğinde ise İstanbul Sözleşmesi ve 6284 No.lu Kanun karşıtlığıyla birleşerek gündeme gelmeye başladılar. Çok kısa bir süre içinde seslerini ve iki sene içinde Sözleşme’den çıkma kararını aldırmayı “başardılar”. AKP’nin içinden, KADEM’den ve diğer parti içi kadın örgütlenmelerinin bile kulak asmadığı bu karşıt hareket, yaygın bir toplumsal talebin sözcüsü olduğu için değil, belli ki doğrudan merkezde ve Erdoğan’da yankı bulduğu için kamusal bir aktör haline geldi. 

Türkiye kamusal alanında kendine yer edinen bu yeni aktör, iki senedir Büyük Aile Buluşması adı altında gösteriler düzenliyor. “Çocuklardan elinizi çekin”, “LGBT yozlaşmasına karşı ailene sahip çık”, “Dayatmaya ve sosyokültürel teröre dur de” gibi pankartların taşındığı yürüyüşlerde bu karşıt hareket merkezli yeni kurulan dernekler, aşırı sağ basından köşe yazarları ve Yeniden Saadet, HÜDAPAR, Vatan gibi yine sağcı birtakım partilerden temsilciler konuşmalar yapıyor. Küresel hareketin yereldeki bu yansımasında kullanılan söylemlerin, hatta pankartların bile dünyada gördüğümüz örnekleriyle birebir aynı olduğunu görüyoruz: Feminizmin ve LGBTİ+ savunuculuğunun ithal olduğunu iddia edenlerin kendi söylemlerinin pek çok dilde ve kültürde aynı şekilde kullanılmasının yarattığı çelişkinin ise farkında değil gibi davranıyorlar.

Peki aradaki ilerici hareketler dönemiyle ayrılan neoliberalizm krizi ile erkeklik krizinden beslenen karşıt hareket dünyayı nereye götürüyor? Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana gitgide güçlenen, cüzi kamusal desteklerle bile kat kat büyüyen kadın hareketi, kapasitesi günbegün daralan erkek iradesi ile karşı karşıya. Bu da tarihsel anlamda toplumsal cinsiyet rolleri dengesinde bozulmaya neden oluyor. Eve bakan, eşinden ve çocuklarından sorumlu, baş ekonomik aktör gibi klasik erkek rolleri eridikçe buradan doğan eril öfke kadınlara, LGBTİ+’lara, hatta göçmenlere ve alt sınıflara yöneliyor. Erkek kitleleri son yıllarda azınlıkları korumak için çıkarılan yasalara, sözleşmelere tepki göstererek mağdur edildiklerini iddia ediyor ve eril devletle tekrar bütünleşmek istediklerini gösteriyorlar. Türkiye’deki karşıt hareketin cumhurbaşkanlığı seçim dönemindeki taleplerinden 6284 no.lu yasanın lağvedilmesi ve Medeni Kanun’un değiştirilmesi yönündeki talepleri de bunu kanıtlıyor. Ancak AKP’nin aksi yöndeki 20 yıllık propagandasına rağmen hem doğum oranı düşüyor hem de evlilik yaşı artıyor. Seçim sonrasındaki meclis tablosunda yasal kazanımlar tehdit altında olsa da belli ki toplumsal ve entelektüel kazanımları ortadan kaldırmak o kadar kolay olmayacak. Kadınlara, gençlere, LGBTİ+’lere ve diğer azınlıklara ise yine zorlu bir görev düşüyor: Halk hareketlerini desteklemek, bu hareketlere bizzat katılmak ve her daim seslerine ses katarak büyütmek.