Bu serinin ilk yazısında nafakanın neden bir yoksulluk meselesi olduğundan, kadın örgütlerinin ısrarlarına rağmen devletin araştırmaya veya paylaşmaya yanaşmadığı Türkiye’de yoksulluk nafakası gerçeklerinin bize neler gösterdiğinden ve Medeni Kanun’da “cinsiyetsiz” olmasına rağmen nafakanın neden bir “kadın hakkı” olduğundan bahsetmiştik. Bu yazıda kadınların nafaka gerçeklerine ve deneyimlerine, ataerkil tepkinin öfkesinin yoksulluk nafakasıyla sınırlı olmadığına ve devlet destekli nafaka modeline değineceğim.
Kadınların Deneyimleri
Kadınların nafaka deneyimleri bize ne gösteriyor? Araştırmam sırasında öğrendiğim kadarıyla, evlilik çatısı altında kadınların hali nasıl? Görüştüğüm kadınların evlilik hikâyeleri ayrı ayrı şiddet hikâyeleriydi. Önemli bir kısmını boşanma kararına götüren temel şey şiddetin tahammül edilmez bir hal almasıydı. Kadınların büyük çoğunluğu boşanma kararını açıkladıktan sonra ölüm tehdidi almış, aralarında boşanma kararından ötürü şiddet görenler olmuştu. Hemen her kadından işittiğim ortak cümle “Boşanayım da başka şey istemiyordum,” olmuştu. Dolayısıyla kadınlar ya tehdit edildikleri ya bir an evvel boşanmak istedikleri için hiç çalışmamış da olsalar nafaka talep etmemişlerdi ya da boşanma sürecinde halihazırda çalışıyorlardı. Yüksek eğitimli kadınlar arasında psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet baskındı. Akademisyen bir kadın neden fiziksel şiddete uğramadığını şöyle açıklamıştı: “Çünkü fiziksel şiddet iz bırakır. İkimiz de eğitimli çevrede varlık gösteriyorduk. O yüzden vücudumda iz bırakmayan şiddet biçimlerine başvururdu.” Evlilikleri boyunca iki kadının maaş kartlarına kocaları el koymuştu, kazandıkları parayı nasıl harcayacaklarının kontrolü onlarda değildi. Çoğu boşandıktan sonra bir işe girmiş kadınların istisnasız hepsi düzenli fiziksel şiddete uğramış, birçoğu ailesinin desteğini göremediği ve en önemlisi de çocukları için evlilik içinde kalmaya mecbur hissetmişti. Bu kadınların büyük kısmı boşandığı sürece kadar hayatı boyunca hiç çalışmamıştı ama yalnızca birine 150 lira yoksulluk nafakası bağlanmıştı. Çalışan kadınların çalışma hayatlarında ev içi emek ve çocuk bakımının yükü nedeniyle kesintiler yaşanmıştı. Yani hiç evlenmemiş olsa çalışma hayatında çok daha ileri bir noktada olabilirdi bu kadınlar. Üstelik ücretli kreş gibi hizmetlerden de faydalanmışlardı. Boşandıktan sonra çalışmaya başlayan kadınların en büyük derdi çocuk bakımıydı. Kadınlar ekseriyetle ailesinden ya da komşusundan destek almıştı.
Medeni Kanun’a Saldırılar Nafakayla Sınırlı Değil: Kadınların Mal Paylaşımı ve Tazminat Hakkı da Tehlikede
Mal paylaşımı ya da tazminat gibi Medeni Kanun’un sağladığı diğer haklara da itirazlar yükseliyor. Erkeğin maddi karşılığı olan emeği görünür ve geçerli kabul edilirken kadının, o erkeğin çalışma hayatında ilerlemesini, hayatını kolaylaştırmasını, toplumda saygın bir konum elde etmesini sağlayan emeği hem görünmez kılınıyor hem küçümseniyor. Görüşmelerde ve internette sıkça karşılaştığım bir örnekle anlatayım. “İşyerinde patronuna çay götürmekten şikayet etmeyen kadın evde kocasına çay götürmek istemiyor” lafına siz de rastlamışsınızdır. Kadınların ev içi emeğini küçümsemesini bir yana koyalım (yalnızca bir bardak çay koyarak evin döneceğini düşünmek tam da eve en ufak emek sarf etmemiş birisinin edeceği bir laf), yemek yaparak para kazanan bir erkeğin evine dönünce kadından yemek beklemesini kimse garipsemez, değil mi? Hatta hakkı görür! Erkeği evin “patronu” olarak gören bu anlayış, eve getirilen parayı da bir alışveriş olarak görüyor aslında. Nafakayı bu kadar “mağdur edici” kılan da bu: Verilen paranın karşılığında kadının bedeninden ve emeğinden faydalanamamaya isyan.
Devlet Destekli Nafaka Modeli Neden Güven Vermiyor?
Kadın hakları ve özgürlükleri söz konusu olduğunda, kadınların AKP hükümetine güvenmemek için deneyime dayalı pek çok sağlam nedeni var. Gelgelelim, “devlet destekli nafaka modeli”ne neden güvenemeyiz ve ne gibi gerekçelerle birden ortadan kaldırılabilir, hedefe konabilir, kamuoyunun gözünde olumsuz bir şey haline gelebilir, Sevda Karaca[2] [3] iki zihin açıcı yazıyla bunun üstünde itinayla durmuştu. Ben çok yakın zamanlı bir örnekle bunu göstereceğim.
2018’de zamanın TBMM Başkanı olan Binali Yıldırım yaşlı bir amcanın hikâyesini anlatmıştı. Bu “mağdur” yaşlı amca şunları söylemiş Yıldırım’a: “Hanımı vefat etmiş evlenecek, bir türlü evlenemiyor, beni evlendir dedi. Hanımlara para veriyorsunuz kimse yüzümüze bakmıyor, evlenemiyoruz dedi. Dolayısıyla sosyal devletin de ölçüsünü, ayarını yerinde tutmakta fayda var.” “Nafaka mağdurları”nın başlıca argümanlarından biri de, “Nafaka yüzünden evlenemiyoruz”. Binali Yıldırım’ın sözlerine ve hükümetin nafakaya ilişkin kapalı kapılar ardında attığı adımlara göre sosyal devletin ölçüsü erkeğin refahına göre belirleniyor diyebiliriz. Kadınlar ömürleri boyunca bir erkeğin ve evin bakımının tedarikçisi kabul ediliyor. Üstelik, burada bahsi geçen dul maaşı o kadar cüzi bir miktar ki kadınlar eline üç kuruş geçse, araştırmamdaki bir görüşmecinin ifadeleriyle, “hiçbir erkeğin kahrını çekmez” gibi görünüyor. Yukarıda bahsettiğim meseleyi burada da görüyoruz: Erkeklerin çoğunluğu kaç yaşına gelirse gelsin, ister boşanmış ister dul kalmış olsun, ikinci ve üçüncü evlilik yapmaya daima hazırken, kadınlar ufacık ekonomik güvenceleri, sırtlarını dayayabilecekleri bir aileleri olduğu müddetçe bunu istemiyor. Sanki kadınlar için aile o kadar da “mutlu mesut” görünmüyor.
Sorun da Çözümü de Açık: Somut Adımları Kadınları Yoksulluktan Kurtarmak için Atın!
Nafaka meselesinin çözümü çok açık: Kadını yoksulluktan kurtarmak. Bu çok büyük boyutlu bir proje. Kadın-erkek eşitliğinin okullarda öğretilmesinden tutun da çok daha acil önlemler olarak kadınlara istihdam alanları yaratılmasını, ücretsiz çocuk, yaşlı, engelli bakım hizmetleri sunulmasını mecbur kılıyor. Ne devlet ne de geleneksel aileci erkekler kadınları kendi kaderine terk etmek istiyor; aksine, onların bedeninden ve emeğinden sonuna kadar faydalanmak istiyorlar. Kadınları evlilik içinde tutmak için verilen bunca çaba da bunun sağlam bir göstergesi. Eğer bu tartışmalardaki iddialar samimi olsaydı (mesela kadınların kendi ayakları üstünde duran bireyler olmasını istediğini söyleyen gruplar var), kadının bir “birey” olduğu boşandıktan sonra akıllara gelmezdi. Kadın, evlilik içinde çalışıyor olsa dahi ev içi hizmet ve bakımın esas sorumlusu görülmezdi. Anne, eş, bakımveren olma rolleri göklere çıkarılırken çalışan, bağımsız, çocuksuz, bekâr, boşanmış kadınlar açıkça kınanmazdı. Eğer devlet bir bütçe ayıracaksa bu parayı kadınlara “sadaka” öder gibi nafaka ödemeye değil, kadınların bağımsızlıklarını kazanmalarına hizmet eden adımlar atmaya harcamalı. Boşanmış ya da boşanma sürecindeki kadınların temel ihtiyaçları ortak ve açık: Ücretsiz çocuk bakım hizmeti, sağlık hizmeti, istihdamda öncelik, barınma, mesleki eğitim. Cinsiyetsiz ve eşitlikçi kanun maddesinde hiçbir sorun yok; acilen giderilmesi gereken günlük hayattaki cinsiyetçilik ve eşitsizlik. Bu eşitsizlikle mücadeleye yönelik hiçbir adım atmadan Medeni Kanun maddesinde değişikliğe gitmek kadınlar üstündeki erkek egemenliğini yasalarla güvence altına almak, var olan eşitsizliği daha da derinleştirmek anlamına geliyor.

